TÜRKİYE'DE EKONOMİ-SİYASET ÇATIŞMASI
Türkiye'nin ekonomik hikâyesini tek cümleyle özetlemek gerekseydi, muhtemelen şu olurdu:
Ekonomi uzun vadeyi düşünür, siyaset bir sonraki seçimi.
Yıllardır yaşadığımız hemen her ekonomik kırılmanın, her kur şokunun, her enflasyon patlamasının ve her istikrar programının temelinde aslında aynı çatışma yatıyor. Bir tarafta matematik var, diğer tarafta sandık.
Ve ne yazık ki sandık çoğu zaman matematiği yeniyor.
Ekonominin dili nettir. Sabır ister. Disiplin ister. Gerektiğinde kemer sıktırır. Bugünün konforundan vazgeçip yarının istikrarını satın almayı gerektirir.
Siyasetin dili ise farklıdır. Sonuç ister. Hız ister. Memnuniyet ister. Çünkü seçmen beş yıl sonraki refahı değil, bugünkü hayatını oylamaya gider.
Sorun da tam burada başlıyor.
Biri Oy Hesabı Yapıyor, Diğeri Bilanço
Bir tarafta yüksek faizlerden, yavaşlayan iç talepten ve sıkışan reel sektörden rahatsız olan siyasi kanat...
Diğer tarafta ise "Enflasyon tam kontrol altına alınmadan gevşersek bütün kazanımları kaybederiz" diyen ekonomi yönetimi...
Aslında yaşanan şey teknik bir tartışma değil.
Bir taraf oy hesabı yapıyor.
Diğer taraf bilanço hesabı.
Her iki taraf da kendi perspektifinden haklı görünüyor olabilir. Ancak ekonomik tarih bize aynı gerçeği tekrar tekrar gösteriyor:
Ekonomik gerçekler seçim takvimine göre çalışmaz.
Faizleri siyasi baskıyla düşürebilirsiniz.
Kredileri genişletebilirsiniz.
Kamu harcamalarını artırabilirsiniz.
Kuralları gevşetebilirsiniz.
Ama enflasyonun matematiğini değiştiremezsiniz.
Türkiye'nin Bitmeyen Döngüsü
Aslında bu filmi ilk kez izlemiyoruz.
Tam tersine, yıllardır aynı senaryonun farklı oyuncularla sahnelenmesinden ibaret.
Seçim yaklaşır.
Kredi muslukları açılır.
Harcamalar hızlanır.
Büyüme rakamları şişer.
Toplum geçici bir rahatlama hisseder.
Ardından seçim biter.
Ve gerçek hayat sahneye çıkar.
Kur yükselir.
Enflasyon sıçrar.
Rezervler erir.
Piyasalar yeniden denge arayışına girer.
Sonra ülke tekrar bir "acı reçete" programına mecbur kalır.
Türkiye'nin ekonomik hafızasında bu döngünün izleri fazlasıyla mevcut.
Ancak her defasında aynı hatanın farklı sonuç vereceğine inanıyoruz.
Siyasetin Ufku ile Ekonominin Ufku Aynı Değil
Bugün enflasyon düşüş eğilimine girmiş görünse de vatandaşın hissettiği hayat pahalılığı hâlâ son derece yüksek.
Sokaktaki insanın gündeminde baz etkisi yok.
Reel faiz yok.
Parasal sıkılaşma yok.
Marketteki fiyat etiketi var.
Kiralar var.
Geçim derdi var.
Bu nedenle siyasi baskının artması şaşırtıcı değil.
Çünkü siyaset için yarının enflasyonu değil, bugünün memnuniyetsizliği risk oluşturur.
Ekonomi içinse tam tersi geçerlidir.
Bugünü kurtarmak uğruna yarını feda etmek, gelecekte daha büyük maliyetler üretir.
İşte Türkiye'nin kronik açmazı tam da budur.
Kaybeden Hep Aynı
Bu mücadelede kazanan genellikle siyaset oluyor.
Çünkü seçmen kısa vadeli rahatlamayı uzun vadeli istikrara tercih ediyor.
Politikacılar da doğal olarak bu talebe cevap veriyor.
Fakat faturayı ödeyenler değişmiyor.
Dar gelirli.
Sabit ücretli.
Emekli.
Tasarruf sahibi.
Yani ekonomideki her bozulmanın yükünü taşıyan geniş toplum kesimleri...
Yarım bırakılan her program, ertelenen her reform ve ötelenen her gerçek, sonunda dönüp aynı insanların cebinden tahsil ediliyor.
Sihirli Formül Yok
Türkiye'nin önünde aslında iki yol bulunuyor.
Ya siyasi sistem ekonomik gerçekleri kabul edecek ve kısa vadeli maliyetleri göze alarak uzun vadeli istikrarı hedefleyecek.
Ya da popüler olan tercih edilip ekonominin temel kuralları bir kez daha ertelenecek.
Tarih ikinci seçeneğin sonucunu defalarca gösterdi.
Enflasyon unutmaz.
Piyasalar affetmez.
Güven ise kaybedildiğinde yıllarca geri gelmez.
Dünyanın hiçbir yerinde hem bol para dağıtıp, hem hızlı büyüyüp, hem düşük faiz uygulayıp, hem de kalıcı fiyat istikrarı sağlayabilen bir ekonomi modeli icat edilmedi.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir ekonomik teori değil.
Ekonominin kurallarını seçim takviminden koruyabilecek kurumsal olgunluk.
Aksi halde yıllar sonra yine aynı başlıkları konuşacağız.
Aynı tartışmaları yaşayacağız.
Aynı hataları tekrarlayacağız.
Ve yine aynı soruyu soracağız:
Ankara'nın kriterleri mi kazanacak, piyasanın gerçekleri mi?
Çünkü tarih gösteriyor ki piyasa gerçekleri er ya da geç kazanıyor.
Fakat bedelini her zaman millet ödüyor.















