Dijital Hazımsızlık: Sınırsız Akıştaki Sınırlı Zihinler
İnsanlığın yeryüzündeki binlerce yıllık hayatta kalma mücadelesinin temel taşlarından biri, hatırlama kabiliyetidir. Doğanın sert koşullarında hafıza, bir lüks değil, doğrudan ölüm kalım meselesiydi. Hangi bitkinin şifalı, hangisinin zehirli olduğunu bilmek; hangi besinin nasıl saklanabileceğini hatırlamak hayati öneme sahipti. İnsan beyni, doğanın o ağır ve sabırlı ritmine göre şekillendi ve öğrendiği bilgileri hafızaya kazıdı.
Peki, ekranların arkasına hapsolduğumuz çağımızda bu durum nasıl? Artık doğadaki zehirli ya da şifalı bitkileri ezberlememiz gerekmiyor olabilir. O halde sormak gerekir: Bugün neleri öğreniyor, neleri hafızamızda tutuyoruz? Daha da önemlisi; gerçekten hatırlıyor muyuz? En yakınlarımızın telefon numaralarını, adreslerini ya da doğum günlerini zihnimizde saklamaya gerek duyuyor muyuz? Yoksa hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen akıllı telefonlara kaydedip hatırlatıcılara mı güveniyoruz?
Artık hatırlamamıza pek de gerek kalmadı, değil mi? Merak ettiğimiz, öğrenmek istediğimiz her türlü bilgiye saniyeler içinde, yazarak hatta sadece bir fotoğraf göstererek ulaşabiliyoruz. Fakat bu hız dalgasında sormamız gereken bir soru var: Hızla ulaştığımız bu bilgileri gerçekten özümsüyor muyuz, yoksa sahile yazılan yazılar gibi bir dalga ile kaybolup gidiyor mu?
Bugün toplumun genelinde gözle görülür bir ortak teşhis var. Hepimiz yorgun, bitkin ve zihnen tükenmiş durumdayız. Garip olan şu ki, bu tükenmişliğin sebebini bir türlü anlamlandıramıyoruz. Yorgunluk dediğimiz olgu, temelde aşırı fiziksel aktivite sonrası kasların ve bedenin bitkin düşmesidir. Zihinsel yorgunluk da benzer şekilde yoğun zihinsel aktivite ardından ortaya çıkar. Kas gücü gerektiren işleri makinelere, zihinsel operasyonları ise teknolojiye devrettiğimiz modern çağda, hiçbir şey yapmadığımız halde neden bu kadar yorgunuz?
Cevap, insan biyolojisinin uğradığı o büyük uyumsuzlukta gizli. Gün içinde ekranlarımıza düşen onlarca bildirimi, sosyal medyanın sonsuz akışında tükettiğimiz kısa videoları ve maruz kaldığımız veri bombardımanını düşündüğümüzde, kontrolsüz bir tüketim çılgınlığı görülüyor.
Bu açıdan baktığımızda insan beyninin bu kalitesiz, dağınık ve aşırı veriyi hazmedemediğini görüyoruz. Karşı karşıya olduğumuz durum, zihinsel bir hazımsızlığın neticesi olan “Dijital Obezite”dir. Unutulmamalıdır ki, hafıza kullanılmadıkça körelen bir organdır. Yapay zeka bizim yerimize düşünme ve analiz süreçlerini üstlendikçe, insan hafızası maalesef sığ bir depoya dönüşüyor.
Peki, bu zihinsel buhrandan ve dijital obezite sarmalından kurtulmanın bir yolu yok mu? Çözüm, ait olduğumuz doğada saklı. Doğada hayat ve işleyiş, yapay bir hızla değil, olması gereken doğal ritmindedir. Doğa, insana sunucuların asla veremeyeceği o saf "gerçeklik" hissini ve dinginliği sunar. Ekranları karartıp, bildirimleri susturarak doğanın sessizliğine sığınan bir zihin, kendi biyolojik ritmini ve berraklığını kolaylıkla yeniden bulacaktır.
Teknolojinin ve dijitalleşmenin insan hayatını kolaylaştırdığı, medeniyetleri ileri taşıdığı yadsınamaz bir gerçektir. Ancak nasıl ki kalitesiz ve aşırı besin tüketimi bedeni zehirleyip obez yapıyorsa; kalitesiz, hızlı ve aşırı içerik tüketimi de zihni zehirler, hantallaştırır.
Yazımıtarihsel olarak tıbbın babası sayılanParacelsus’un yüzyıllar öncekullandığı meşhur sözü hatırlatarak sonlandırmak istiyorum:“Şifa ile zehir arasındaki temel fark dozdur.”
Aydınlık yarınlarda buluşmak üzere.















